sarımsak (sarmısak) çorbası

Ocağın ateş almasından hemen sonra, tavayı sakince ateşe koydu. Ardından gözüne fazla gelen ısı uyarısıyla ocağı kısık ateş moduna aldı. Buzdolabından çıkardığı tereyağından, -elinde hazır tuttuğu- çorba kaşığının yardımıyla göz kararı bir kibrit kutusundan biraz irice bir parçayı tavaya bırakıverdi. Tereyağının kızdığında iştah kaçırıcı ağır kokusundan kaçınmak için biraz pencereyi araladı… Daha önceden hazırladığı iki baş sarımsaktan ayıklamış olduğu sarımsak dişlerini, tavanın başında biraz bekledikten sonra kızgın yağa bırakıverdi. Tahta kaşığın yardımıyla tavaya yayılmasını sağlayarak; sarımsakları gelişigüzel itelemeye devam etti. Yaklaşık üç dakika içinde kısık ateşte pembeleşecek sarımsakları kavurmaya devam ederken… Bu pembenin neyin pembesi olması gerektiğini düşünüp durdu. Çünkü kokunun yolundan gidecekti her zamanki gibi… Ve nihayet buzdolabında iki gün önce özenle hazırladığı et suyunu kullanma zamanı gelmişti…
Et suyunu hazırlamak için; sığır etinden ayrılmış kemikleri kullanıyordu ve bunun için de biraz şansa ihtiyacı vardı… Çünkü kasaba hafta başından söylemesine rağmen, kasabın bir şekilde kasti unutkanlığı tutmuş gibi kemikleri hazırlayamaması canını sıkmıştı… iki gün önce emeline ulaşır ulaşmaz da, kemikleri kaptığı gibi onları bir güzel fırında kızartmış ve sonra tencereye alarak yeteri miktarda suyla birlikte uzun bir süre haşlamış ve elde ettiği et suyunu bir şişeye boşaltıp buzdolabının ücra köşesinde soğumaya bırakmıştı… Epey koyu olan et suyunu bir müddet dışarıda bekletmesi gerektiğini unuttuğu için jöleleşmesinden dem vurdu haliyle… neyse ki sıcak suyu vardı tencerede… hemen altını yaktı şişeyi sıcak suya koydu… biraz daha beklemesi gerekiyordu bu sırada domatesleri de sıcak su dolu tencereye atıverdi. Birazdan onları da kullanmaya sıra gelecek ve kabukları kolayca soyulabilecekti…
İşte bu sırada tavada işler iyi gitmiyordu. Sarımsaklar birazdan kararmaya başlayacaktı; tez davranması gerekiyordu. Ani bir karar vererek; iki arpacık soğanını kabuklarından sıyırdı, birkaç bıçak darbesiyle üstünkörü küpler oluşturdu ve tavaya serpmeye başladı. Böylece, kızgın yağın sulanmasına yardımcı olup sarımsakların yağda yanmaları engellenmişti. Bu sırada cep telefonunun sesini kulağında anımsadı… Telefon mu çalıyordu… Evet ! Bir hışımla salona doğru hızlı adımlarla giriverdi, sehpanın üzerindeki telefonun ekranına dikti gözlerini, elini belindeki havlusuna kurularken telefon ekranında sadece rakamlar görünüyordu; hafızasında numarayı yokladı; herhangi bir sonuca ulaşamadı. Nihayet sesine çekip düzen verip telefonu yanıtladı;
-Efendim!
- iyi akşamlar. Ozan ben!
- iyi akşamlar Ozan ne haber? Ne yapıyorsun…
- numaramı değiştirdim de, artık bu numarayı kullanacağım haber vereyim dedim…
- İyi yapmışsın… e! ne haber? Uzun zaman oldu görüşmeyeli…
- İyi ne olsun… iş güç idare ediyoruz…
- Babam nasıl… iyi mi sağlığı filan bir yaramazlık yok değil mi?
- şimdi iyi… aslında bakarsan bir yaramazlık var ya!
- Nasıl… ne var ne oldu?
- e! Hala küs olmanız canını sıkıyor, bazen seni sayıklıyormuş rüyasında…
- teşekkür ederim bildirdiğin için… Ama bunları daha önce konuştuk…
- Bırak çocukluğu işte, babam yaşlandı… sen de görmezden gelsen bazı şeyleri…
- Ben çocukluğu bırakacak değilim… daha doğrusu ben onun çocuğu olmadım hiç… Kendi vicdanın sesine daha yıllar önce kulak verecekti… Neyse ben bunları konuşmak da istemiyorum artık.. bunu da en iyi sen biliyorsun… Benim kendime göre bir hayatım var
- tamam hemen asabiyet yapma…
-Kusura bakma yapacağım; bu konuda benim kırmızı çizgilerim ve duvarlarım var… beni de bir daha böyle bir konu için rahatsız etme…
-tamam peki… görüşelim bir ara…
- Bakarız…
- Bakarız deme işte… işte öyle olmuyor…
- Neyse… yemekle uğraşıyorum şimdi sonra bir ara konuşuruz… kaydediyorum numaranı… tamam…
- tamam, kendine iyi bak…
- Tamam, sende..
Ellerini başını arasına aldı, kafasını iyice sıktı… Derin bir nefes aldı, verdi. Mutfağa döndü; işler yolunda gidiyordu. Et suyu kullanılabilir kıvama gelmişti, hemen davrandı. Göz kararı et suyunu boca ettikten sonra, kaşıkla biraz çırpma hareketleri yaptı… Domatesleri de aldı tencereden; soymaya başladı. Yine üstünkörü bir biçimde domatesleri küp biçiminde doğrayıp tavaya bırakıverdi… Bir noktayı gözden kaçırmış olabileceği düşüncesiyle duraksadı. Kısaca yaptıklarını gözden geçirdi; gözleriyle çevreyi taradı; parmaklarını şıklattı bir kaç defa... Evet! Un kavurması gerekiyordu ve alelacele iki bardak unu bir miktar tereyağıyla başka bir tencerede kavurmaya başladı. Bu işlem sırasında; bir çok kere kaşıkla unu tencerenin dış bölgelerine ve ocağın üzerine kaçırmaya başlamıştı, çevreyi kirlettiğinin farkına vardığında; hemen bir peçete ile temizleme işlemine girişti. Yanan ocağın yakın bir bölgesinde de bir parça domates vardı, onu da halledeyim derken elini bariz bir şekilde ateşe değdirdi ve elini çekmeye çalışırken tavaya da dokunuverdi… Hemen musluğu açıp, elini suya tuttu ki su sıcak akıyordu. Derin bir nefese daha ihtiyacı olduğunun farkında olarak; gözlerini berelterek derin bir soluk aldı, birkaç saniye tuttu içinde, suyun soğumasını fırsat bilerek, içine oturan acıdan dem vurdu.
İçinden söylene söylene, kapattı ocakların altını, her şeyi olduğu gibi bırakıverdi; mutfağın ışığını söndürdü ve salona geçip koltuğa yığıldı… bakışlarında bir boşluğu çağrıştıran ne varsa görülebilirdi.
Onu öylece bir yerde bırakmak şimdilik en iyisi.
Çorba morba hikaye değil mi?

Yorumlar

Popüler Yayınlar