öykülenmeler...
Roxanne
Merdivenleri inerken, düşüyordu gözlerinden adımları… nerede oluğunu mu bilmiyordu? Belki kim bilir…
İnsan bazen en iyi bildiği yerde bile; neden orada olduğunu oturtamazsa nerede olduğunu da bilmiyordur aslında… bu da böyle anlardan biriydi… İçinde bir gizem doluyordu her nefesin boşluğunda… Ve boşlukta yankılanan bir ses! Tonunu tutturamadığı bir cümlenin içinde kullanmadığı bir “nerdesin?”di…
Bu onun oyununu bozan bir şeydi ve içinde harikulade bir şekilde tepkimelerle oynaşan bir kadın koşuşturmasını başlatmıştı. Ve peşinden bilinen bir melodi eşlik ediyordu; moulen rouge’deki “roxanne” şarkısında bir bağırtıya kavuşan “ROXANNE” dan başkası değildi bu… sanki elini ayağını bağlamış, tüylerini diken diken eden bir hatırlama ve gidişini mizan eden bir esin anıydı… bu hisleri yaşadığında aklına gelen ilk şey “tıpkı filmlerdeki gibi” olmuştu… her şey! her şey… izlediği veya izleyebileceği bir filme dönüşüyordu. Sokağa kadar kendini takip eden bir kameranın varlığını ve sonra başka bir setup da onu gene izlemeye devam eden bir başka kameranın var olduğunu düşündüğünde; bir anda kaçacak hiçbir yerinin olmadığının paranoyası ile apartman girişindeki aynaya döndü ve kendine bakındı… bakındı bir daha bakındı…. Ama kendini görmüyordu…
Bu birini veya bir şeyleri beklemeye başladığınızda saate on defadan fazla bakmanıza rağmen aslında bir yahut iki kere gerçekten saatin kaç olduğuna bakmanıza benzer bir şey olabilir mi… soruyorum ben bunu kendimde çok gözlemledim… ve bir şekilde böyle bir göstergeç yanımın olduğunu keşfetim… yani birini beklerken el alışkanlığı cep teflonumdaki saate bakıp, tekrar cebime koyduğumda; o anda birisi saat kaç diye sorsa bir daha telefonu çıkarıp bakarım… bu bende böyle bir komediye yol açıyor; farkında olmama rağmen… kaçınılmaz bir şey gibi…
Özgül’ünki de buna benzer bir şeydi… bunu kendi içinde fark ettiğinde ise çoktan sokağı kat etmeye başlamıştı… sokakta oyalanan bir poğaçacı vardı ve sabahın ilk saatlerinde rutin bir şekilde poğaçalarını diziyordu… saat gerçekten kaçtı… o kadar erken miydi?
Özgül bunu düşündüğünde; bu onun bir yerlere gitmek veya bir yerlerde olmak için ya çok erken ya da çok geç olduğunu anlamasıyla eşdeğerdi… durması mı gerekiyordu? Yoksa bunca saniyedir, arkasına bakamamış olmasının verdiği yorgunlukla biraz daha sürüklenmesi mi gerekiyordu…
Ne yapabiliyorsan onu yapmak gerekir… Yürüyebiliyorsan yürü, gidebildiysen git, varabileceksen var… an be an gerçekliğe dön Özgül… Kendini şarkılardan kurtar, filmlerden sıyrıl… havanın soğukluğunu hisset, soluklanmalarını dize getir; biraz önce seni fark eden ama müşterisi olarak görmeyen poğaçacıyı bırak, birazdan kalabalığa karışacaksın ve herhangi biri olmaya devam edeceksin herkes için…
Bu öykünün içinde bile Özgül herhangi biri… Diğerlerinden ötekilerinden başkalarından farkı olmayan biri… O’nu biraz anlatmaya başladıkça bize doğru yakınlaşmaya başlayacak… Ve O bunu istemiyor en azından şu an için bu böyle… daha ileriye gitmenin telaşı içinde bir yerlerde bir şeyler mi unuttuk, bunu hatırladıkça unutmanın işimize geldiği bir durum mu olmuştu yoksa…
Sabah sabah bir kedinin Özgül’ün kucağında ne işi vardı… Nedendir bütün gece uyuyamayıp, Özgül’ün kucağında pinekleyip duruyordu…
Çetin Demir/ 14 mart Pazar ikibinde on !!!
Yorumlar
Yorum Gönder