gerçekten ziyade gerçeğin oluşum süreci


Nedir istediğimiz ve nedir anlamaya çalıştığımız..
Diyelim gerçek olsun istediğimiz ya da istediğimiz gerçek olsun
Nihayet ne dersek, ne yaparsak yapalım “gerçek” kadar anlaşılır olsun.
Bu da bir soru olsun.
Gerçek ne kadar anlaşılır?
Bir şeyin gerçekliğini nasıl çözümleyebilriz?
Ya da “gerçek ne olsun?”
iyi, güzel, doğru
ya da kötü olmasın, çirkin olmasın, yanlış olmasın...
Gerçek bizim onu nasıl algıladığımızla ilgilenir mi?
Soruyorum sadece...

Onu nasıl tanımladığımız, nasıl bildiğimiz ve onunla ne yaptığımız biraz daha öne çıkıyor. Bir yolculuğa çıkalım. Gerçeğe kayıtsız kalamayız ama kendi gerçeğimizi de oluşturmakla ilgileniriz ve böylece gerçekten uzaklaşmış olabilir miyiz? Ve kendi gerçeklerimiz oluşmaya başladığında ortaya çıkan şey nedir?
Bu bir formül. Bir çok şey için kullanılabiliriz. Ben bu ortaya çıkan şeylerden bir tanesi üzerine daha çok duracağım bu yazıda. Bu formülden yola çıkarak bir söylemi geliştirmeye çalışacağım ve bunu tek başıma yapamam. Şimdilik ben buna “sanat” diyeceğim. Platon’un dediği gibi “Sanat, gerçeğin taklitidir.” sözünü bir daha ortaya atacağım. Kendi bakış açımdan sanatın gerçeğin taklidi olup olmadığı ile ilgileneceğim. Sanatın bir çok dalında bunu bir daha düşüneceğim. Ve bu yazının başlığına nasıl ulaştığımı anlatmaya çalışacağım.
Bizim işimiz gerçekten ziyade gerçeğin oluşum süreciyle ilgili. Burada sözünü ettiğim “gerçek” dünyada varolan ve yok olan herşeyi kapsıyor.
Bir ressam bir ağacın resmini yapmaya çalıştığında gerçek olan şey ağaçtır. Resmini yaptığı şey ise ağacın taklididir. Ağacın nerede olduğu, hangi mevsimde olduğu, boyunun ne kadar olduğu, yaşının ne kadar olduğu, kaç tane dalı olduğu gibi biçimsel betimlerden sonra ya da önce bu ağacın ressam için ne ifade ettiği gibi sorular bizi ressamın gerçekte ağacı nasıl anlattığıyla yüzleştirecektir. Böylelikle biz ressamın yanında olmadan, ressamın göstermek istediğiyle yetinmiş olacağız. Karşımızda duran tabloda ağacın, ressam tarafından nasıl görüldüğünü ve bize gördüğünü nasıl anlattığını düşüneceğiz. Ama hiç bir zaman ağacın gerçeğini göremeyeceğiz. Ressamın çizdiği ağacı arayıp bulmaya çalışırsak o ayrı. Ve böylece ağacın gerçekten ne kadar uzaklaştığını düşünelim. Ama yeni bir gerçeklik sunduktan sonra.
Bu verdiğim örneği ve öne sürdüğüm düşünceyi bir metod olarak kendi işim olan oyunculukta nasıl bir sürece sokabilirim diye düşündükçe; oyunculuk sanatının ne ile ilgilendiğini daha rahat anlayabiliyorum. Benim işim duyguların, düşüncelerin, sözlerin, hareketlerin, ilişkilerin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili. Tiyatroda ve sinemada ortaya çıkarmaya çalıştığım rol kişisinin nasıl bir gerçeklikle ele alındığıyla ilgili. Bulduğum, gördüğüm, aradığım, düşündüğüm “gerçek”liğin bendeki neye uygun olduğuyla ilgili. O yüzden benim işim aslında gerçeğe hizmet etmekle ilgili. Gerçeğe karşı duyarlı olmakla ilgili. Gerçeği anlatma sorumluluğunu edinme ile ilgili. İlgili oğlu ilgili.
Bir tiyatro oyunu için oyuncu, yönetmen, dramaturg, ışık tasarımcısı ve dekor tasarımcısı ve hatta müzisyen sahnede insana ve insanın algılayabildiği “şey”lere en yakın olanı veya -anlatım tercihine göre- en uzak olanı seçmeye çalışır. Bir çok alternatif düzenek kurulur. Ve süreç içinde anlatım biçimi üzerine işçilik yaparken; hislerin, duyguların, davranışların, düşüncelerin oluşum aşamalarını gözden geçiririz ve nihayet en anlaşılır olana ulaşmaya çalışırız. Ve sunduğumuz şey; bir hissin nasıl ortaya çıktığını, bir düşüncenin nasıl ifade edildiğini, bir ilişkinin nasıl kurulduğunu aşamalar içerisinde izletmektir. Bu yüzden ortaya koyduğumuz herşey, yaşamın yeniden yorumlanmasıdır. Buradan yola çıkarak yaşamın nasıl bir gerçeklikte ele alındığı ve işlendiği çok önemli hale geliyor. Seyirciyle kurduğumuz bağın içerisinde bizlerin; nelerin daha önemli olduğunu ve daha çok hatırlanması gerektiğini, daha çok üzerinde durulması gerektiğini düşünmek gerekmiyor mu?
Şimdi bir daha düşünelim; bu bakış açısı ile yönetmeni, ressamı, fotoğrafçıyı, oyuncuyu, müzisyeni, dansçıyı, yazarı bir daha ele alalım. Amerikayı yeniden keşfetmiyorum. Ama gerçekten ne kadar uzaklaştığımızı düşünelim. Nasıl ve nelerle ilgilendiğimizi düşünelim. Dünyamızı saran bir çok tehlikeye nasıl baktığımızı ve nasıl hissettiğimizi düşünelim. İnsanlığın nasıl bir savaş içinde olduğunu görmeye çalışalım. Savaşın artık ülkeler arasında değil insanların arasında nasıl gerçekleştiğine bir kere daha bakalım. Üçüncü dünya savaşı insanlar arasında devam etmiyor mu? İnsanların birbirlerine tahammülleri kaldı mı, ne kadar çabuk bir araya gelip ne kadar çabuk ayrıldıklarına bir bakalım. Ayrılanlardan, savaşmış olanlardan, yaralananlardan, yaşlananlardan, üretemeyenlerden oluşan bir dünyaya bakalım. Ne görüceksiniz?
Peki biraz daha düşünelim; çevremizde meydana gelen oluşumları, renkleri ile tabiatın kendini yeniden nasıl biçimlendirdiğini görebilecek miyiz? Bir çocuğun gülümsemesini, bir arkadaşın sarılmasını, bir sevgilinin özlemini ya da bir grup arkadaşın tartışmasında birdenbire oluşan sessizliğin giderek bir anlam kazanması ile nasıl uzlaştıklarını görebilecek miyiz? İnsanların birbirlerini nasıl dinlediklerini, sevdiklerini nasıl anlattıklarını, kinlerini nasıl unuttuklarını, nasıl affettiklerini görebilecek miyiz? İnsanların birbirlerini nasıl okuduklarını düşünelim. Barışı ve birlikte yaşama arzusunu konu alan bir yazıyı okuyan okuyucunun gözlerini düşünün. Ne gördünüz?
Gerçeğin ve gerçeğin nasıl oluştuğunu biraz daha düşünelim; görme alışkanlığımızı, anlama yetimizi, birlikte yaşayabilme ihtiyacımızı bir kez daha ele alalım ve biraz daha düşünelim şimdi hep beraber.
Bizim işimiz gerçekten ziyade gerçeğin oluşum süreciyle ilgili...
Düşünmeye devam ediyorum...

Çetin Demir

Yorumlar

Popüler Yayınlar